Reklam
Reklam

Resul TOPRAK

Resul TOPRAK


İki Armut, Bir Avuç Çekirdek ve Görünmeyen Hesap

Bazen koca kitapların anlatamadığını küçük bir kıssa anlatır.


Bazen de iki armut, bir avuç çekirdek ve bir padişahın tek bir sorusu, bir toplumun ahlakını tartışmaya yeter.
Vaktiyle aç bir adam, pazar yerinden geçerken güzel armutlar görür. Karnı açtır, canı armut çekmiştir. Dayanamaz, iki armut alır ve yer.
Fakat parasını vermemiştir.
Pazar ahalisi adamı yakalar. Kimi rivayette kadının, kimi rivayette padişahın huzuruna çıkarılır.
Padişah sorar:
“Sen bu armutları neden izinsiz aldın?”
Adam başını eğer:
“Padişahım, açtım. Ama yaptığımın yanlış olduğunu biliyorum.”
Padişah ona hırsızlığın kötülüğünü, kul hakkını ve başkasının malına el uzatmanın yanlışlığını anlatır.
Tam o sırada adam:
“Padişahım, size bir şey söyleyeceğim. Ben bir hata yaptım ama ülkenin ekonomisini düzeltecek bir fikrim var.”
Padişah merak eder:
“Anlat.”
Adam cebinden yediği armutların çekirdeklerini çıkarır.
“Padişahım, bu tohumları toprağa dikerseniz üç gün içinde filizlenir, bir hafta içinde dallanır ve yapraklarından altın verir.”
Padişah şaşırır.
“Bunun bir sırrı var mı?”
“Var padişahım.”
“Öyleyse söyle.”
Adam çekirdekleri avucunda tutar:
“Bu tohumları yalnızca hiç yalan söylememiş, hırsızlık yapmamış, kimsenin hakkına girmemiş, emanete ihanet etmemiş bir insan ekebilir.”
Sonra başını öne eğer:
“Ben ekemem padişahım. Çünkü ben hırsızlık yaptım. Ben ekersem ağacın meyvesi bana zehir olur. Siz ekin. Siz bugüne kadar hiç yalan söylemediniz, hiç hırsızlık yapmadınız, hiç kimsenin hakkına girmediniz.”
Padişah düşünür.
Sonra:
“Ben sizin bahçıvanınız mıyım?” der.
Çekirdekleri başvezire uzatır:
“Öyleyse sen ek.”
Başvezir de bir mazeret bulur.
Sonra bir başka devlet görevlisine verilir.
O da ekemez.
Bir başkasına...
O da cesaret edemez.
Çünkü herkesin aklına aynı korku düşmüştür:
“Ya gerçekten büyürse?”
Sonunda padişah gerçeği anlar.
Ortada sihirli bir çekirdek yoktur.
Ama herkesin vicdanını ortaya çıkaran bir ayna vardır.
Padişah adama bakar:
“Sen bize çok güzel bir ders verdin.”
Adamı affeder, ona bir kese altın verir.
Sonra devlet erkânına da aynı şekilde altın vermelerini söyler.
Adam saraydan ayrılırken şu sözü söyler:
“Padişahım, üretmeyi bırakırsak daha kötü durumlara düşeriz.”
Kıssanın bize verdiği ders burada bitmiyor.
Asıl ders şimdi başlıyor.
Çünkü hırsızlık yalnızca bir insanın pazardan iki armut çalması değildir.
Hırsızlık bazen çok daha sessizdir.
Bazen bir kamu aracını şahsi işinde kullanmaktır.
Bazen devletin verdiği imkânı kendi menfaatine çevirmektir.
Bazen görevin yetkisini şahsi çıkar için kullanmaktır.
Bazen devletin malını “nasıl olsa devletin” diyerek hor kullanmaktır.
Bazen ihtiyaç olmadığı halde kamu kaynağını tüketmektir.
Bazen başkasının hakkını küçük görmektir.
Bazen de kişinin kendi makamını, kendisine ait olmayan bir kazanç kapısına çevirmesidir.
İşte burada çok önemli bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz:
Kamu malı sahipsiz mal değildir.
Tam tersine, kamu malı hepimizin ortak hakkıdır.
Devletin bir kalemi,bir bilgisayarı,bir aracı,bir binası,bir odası,bir yakıtı,bir saati,bir kuruşu bile milletin malıdır.
O malı korumak yalnızca kanunun emri değildir.
Aynı zamanda vicdanın emridir.
Çünkü devlet memuru, kamu görevlisi, yönetici veya herhangi bir makam sahibi; kendisine teslim edilen şeyi kendi malı olarak değil, emanet olarak görmelidir.
Bir devlet görevlisi düşünelim.
Kimse görmüyor.
Odada yalnız.
Elinin altında devletin imkânları var.
Kimse hesap sormuyor.
Kamera yok.
Yanında kimse yok.
İşte insanın gerçek karakteri belki de tam o anda ortaya çıkar.
Çünkü ahlak, insanların bizi gördüğü yerde iyi davranmak değildir.
Ahlak, kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilmektir.
Kanun korkusuyla yapılan iyilik, kanun olmayınca sona erebilir.
Ama vicdanla yapılan iyilik, insan yalnız kaldığında da devam eder.
İşte bizim çocuklarımıza, gençlerimize ve geleceğin devlet adamlarına vermemiz gereken asıl eğitim budur.
Onlara yalnızca:
“Kimse görürse başın derde girer.”dememeliyiz.
Şunu da öğretmeliyiz:
“Kimse görmese bile Yaradan görür.”
İşte bu anlayış, insanın içine yerleşirse devletin malına el uzatmaya eli varmaz.
Çünkü insan bilir ki asıl mesele kameranın görüp görmemesi değildir.
Asıl mesele insanın kendisiyle baş başa kaldığında ne yaptığıdır.
Bugün devlet kurumlarımızın, belediyelerimizin, kamu kuruluşlarımızın, şirketlerimizin ve bütün kurumlarımızın en önemli meselelerinden biri yalnızca iyi kanunlar yapmak değildir.
Elbette kanun gerekir.
Denetim gerekir.
Şeffaflık gerekir.
Hesap verebilirlik gerekir.
Kamu kaynaklarının doğru kullanılması gerekir.
Bunların hepsi şarttır.
Fakat bir şey daha gerekir:
Ahlaklı insan.
Çünkü en iyi kanunu yazabilirsiniz.
En güçlü denetim sistemini kurabilirsiniz.
En modern kameraları yerleştirebilirsiniz.
Ama insanın içinde dürüstlük yoksa, sistemin etrafından dolaşmanın bir yolunu bulabilir.
Bu yüzden mesele yalnızca denetim meselesi değildir.
Mesele aynı zamanda karakter meselesidir.
Biz neslimizi yalnızca sınav kazansın diye yetiştirmemeliyiz.
Meslek sahibi olsun diye yetiştirmemeliyiz.
Makam sahibi olsun diye hiç yetiştirmemeliyiz.
Biz çocuklarımızı önce insan olsunlar diye yetiştirmeliyiz.
Sonra iyi bir öğretmen,iyi bir mühendis,iyi bir doktor,iyi bir esnaf,iyi bir çiftçi,iyi bir işçi,iyi bir yönetici,iyi bir devlet memuru olsunlar.
Çünkü mesleği bilen fakat emaneti bilmeyen insan, bulunduğu makamda topluma faydadan çok zarar verebilir.
Devlet memurluğu sadece maaş alınan bir iş değildir.
Devlet memurluğu bir emanettir.
Vatandaşın kapısını çalan memur, karşısındaki insanın devletle kurduğu bağı temsil eder.
Bir evrakı imzalayan görevli, yalnızca bir kâğıda imza atmaz; devletin adalet anlayışına imza atar.
Bir kamu aracının anahtarını taşıyan kişi, yalnızca bir aracın değil, milletin malının emanetçisidir.
Bir bütçeyi yöneten kişi, kendi parasını değil, milyonların alın terinden oluşan kaynağı yönetir.
İşte bunun için devlet kadrolarına insan yetiştirirken sadece bilgiye değil, ahlaka da yatırım yapmak zorundayız.
Diploma önemlidir.
Liyakat önemlidir.
Bilgi önemlidir.
Tecrübe önemlidir.
Ama bütün bunların yanında dürüstlük yoksa eksik kalır.
Kıssadaki adamın elindeki çekirdekler aslında bize bugün de bir soru soruyor:
“Sen bunu ekebilir misin?”
Yani:
Devletin malını kendi malın gibi koruyabilir misin?
Sana teslim edilen emanete sahip çıkabilir misin?
Kimse görmediğinde de doğruyu yapabilir misin?
Yetkinin seni değiştirmesine izin vermeden görevini yapabilir misin?
Bir kuruşluk kamu malını bile kendi menfaatin için kullanmaktan utanır mısın?
Başkasının hakkını kendi hakkından üstün tutabilir misin?
İşte gerçek mesele budur.
Bir ülkeyi yalnızca fabrikalar kalkındırmaz.
Ahlak da kalkındırır.
Bir ülkeyi yalnızca yollar ve köprüler büyütmez.
Güven büyütür.
Bir ülkeyi yalnızca para zenginleştirmez.
Emanete sadakat zenginleştirir.
Bir ülkeyi yalnızca kanunlar korumaz.
Kanuna uymayı içselleştirmiş insanlar korur.
Bu nedenle çocuklarımıza miras bırakacağımız en büyük servet sadece ev, arsa, para ve makam değildir.
Onlara bırakabileceğimiz en büyük miras:
Temiz bir vicdandır.
Çünkü mal tükenebilir.
Para kaybedilebilir.
Makam elden gidebilir.
Ama temiz bir isim, insanın arkasından yıllarca konuşulur.
Bugün belki de kendimize şu soruyu sormalıyız:
Çocuklarımızı nasıl yetiştiriyoruz?
Onlara başarıyı mı öğretiyoruz?
Yoksa dürüstlüğü de öğretiyor muyuz?
Onlara kazanmayı mı öğretiyoruz?
Yoksa helal kazanmayı mı öğretiyoruz?
Onlara makam sahibi olmayı mı öğretiyoruz?
Yoksa makamın bir emanet olduğunu mu anlatıyoruz?
Onlara “Yakalanırsan yapma.” mı diyoruz?
Yoksa:
“Yakalanmasan bile yapma.”diyebiliyor muyuz?
Aradaki fark, bir neslin kaderini değiştirebilir.
Günün sonunda hepimiz o pazar yerindeki adamız.
Hepimizin önünde bir çekirdek var.
Kimi insan o çekirdeği toprağa eker.
Kimi cebinde taşır.
Kimi de başkasının ağacının meyvesini bekler.
Ama hayatın en büyük muhasebesi, insanın kendi vicdanında yapılır.
Ve insan ne kadar güçlü olursa olsun, kendisinden daha büyük bir hesap olduğunu unutmamalıdır.
Kimsenin görmediği yerde...
Kimsenin duymadığı anda...
Kimsenin hesap sormadığı zamanda...
İnsan yine de doğruyu yapabiliyorsa, işte gerçek ahlak odur.
Çünkü biz çocuklarımıza yalnızca devlet memuru yetiştirmemeliyiz.
Emanetin ne olduğunu bilen devlet memurları yetiştirmeliyiz.
Yalnızca yönetici yetiştirmemeliyiz.
Yönettiğinin milletin malı olduğunu bilen yöneticiler yetiştirmeliyiz.
Yalnızca başarılı insanlar yetiştirmemeliyiz.
Başarısını helalinden kazanmayı bilen insanlar yetiştirmeliyiz.
Ve nihayetinde öyle bir nesil yetiştirmeliyiz ki;kimsenin görmediği yerde de doğruyu yapsın,kimsenin denetlemediği yerde de emanete sahip çıksın,
kimsenin hesap sormadığı yerde de hesabın verileceğini bilsin.
Çünkü insanın karşısında bazen bir müfettiş olmayabilir.
Bazen bir kamera olmayabilir.
Bazen bir mahkeme olmayabilir.
Ama insanın inancına göre Yaradan her şeyi görür.
İşte bunu bilen bir nesil yetiştirebilirsek, devletin malı da emin ellerde olur, milletin hakkı da.
Ve belki o zaman padişahın önüne getirilen o iki armutun hikâyesi, yüzyıllar sonra bile bize aynı dersi vermeye devam eder:
Toprağa ne ekersen onu biçersin.
Devlete ne ekersen, devlette onu görürsün.
Ahlak ekersen güven biçersin.
Dürüstlük ekersen itimat biçersin.
Üretim ekersen refah biçersin.
Adalet ekersen huzur biçersin.
Ama hırsızlığı, israfı, emanete ihaneti ve kul hakkını ekersen, gün gelir onun meyvesini bütün toplum birlikte toplar.
Öyleyse bugün elimizdeki çekirdeği seçelim.
Çünkü yarının ağacı, bugünün tercihinden yetişecektir.
Ve unutmayalım:
İnsanların görmediği yerde yaptıklarımız, aslında kim olduğumuzu gösterir.
Çünkü insanlardan saklanabilen hiçbir şey, Yaradan'dan saklanamaz. 
SAYGILARIMLA !!!

Reklam
Reklam