Ünal TAN / İlahiyatçı


Bir edep hikayesi anlatacağım.

Olmuş bir hikâye. Bunu çok anlattım. Çok da seviyorum. Bunu bana Avrupa'dan bir işçi kardeşimiz anlattı. Ama ismini unuttum. Almanya'da.


Bu kardeşimiz hacca gitmeye niyetlenmiş. Haccın Ağustos aylarında olduğu zamanlarda, sıcaklarda olduğu zamanlarda... "Bu sene hacca gideyim." diye niyetlenmiş. Fabrikasının müdürüne gitmiş. Hans isminde müdürü varmış. Demiş ki;

"Ben Ağustos ayının şu gününden şu gününe, 20-25 gün, bir ay tatile çıkmak istiyorum."

Adam;

"Olmaz!" demiş.

"E niye olmaz?"

"Çünkü fabrikanın faaliyetinin çok olduğu zaman, sana da ihtiyacım çok, sen de bana çok lazımsın, o zaman izin veremem."

"Ama ben o zamanda izin almak zorundayım, gitmek zorundayım." demiş.

"Vermem!" demiş.

"Vermesen de gideceğim!" demiş.

"Nasıl gidersin? Gidersen seni işinden atarım!"

"Atsan da gideceğim!" demiş.

"Ya hakların yanar, mahrum olacaksın, zarar edeceksin."

"Zarar etsem de gideceğim!"

"Yahu ben seni seviyorum, niye bu kadar ısrar ediyorsun?"

O da açıklamak zorunda kalmış:

"Bizim dinî bakımdan belli şartları toplayan insanlar, zengin olacak, sıhhatli olacak vesaire, Mekke'ye gidip haccetmesi lazım. Haccın zamanı da bu benim istediğim zaman. Onun için bu dinî vazifemi yapmak için gitmem gerekiyor." demiş.

"Ha o zaman iş değişti. Madem dinî bir sebep var, o halde müsaade vereyim, işleri ayarlayalım. Zor olacak biraz ama senin yerine bir başkasını bulalım, sen işine git. Müsaade vereceğim. Tamam, dinî olunca, dinî bir ibadet, olur." demiş.

Bu arkadaş diyor ki;

"Ben hazırlandım. Pasaport, vize, yol hazırlıkları, valiz, ihram vesaire... 'Allah'a ısmarladık.' diye Hans'a, fabrikanın müdürüne gittim. 'Ben işte o izine çıkıyorum, Allah'a ısmarladık.' dedim." diyor.

Bakın muhterem kardeşlerim, olmuş bir hadise. Ben olmuş hadiseleri hatırımda tutup konuşmalarımda nakletmeyi çok seviyorum, iş havada kalmasın diye... Olmuş gerçeklerden hareket etmek için...

"Peki, güle güle..."

Almanlar Auf wiedersehen diyorlar, "Tekrar görüşmek üzere, Allah'a ısmarladık." demek.

Auf wiedersehen deyince o da;

"Tamam, güle güle git. Muhammed'e benden selam söyle." demiş, Hans.

Biliyor ya, Peygamber Efendimiz'in diyarına gidiyor diye... "Muhammed'e benden selam söyle." demiş. Peygamber Efendimiz'in vefat ettiğini de biliyor. Ama türbesini ziyaret edecek diye, "Muhammed'e benden selam söyle." demiş.

Arkadaş Almanya'dan hacca gitmiş. Haccı bitirdikten sonra Medine-i Münevvere'ye geçmiş, Peygamber Efendimiz'in türbesini ziyarete gelmiş. "Tam türbenin parmaklıklarının karşısına geldim, el pençe divan durdum, salât u selâm getirdim, Hans'ın selâmı aklıma geldi." diyor. "Aklımdan düşündüm; ya bu Alman gâvurunun bu selâmını Peygamber Efendimiz'e söylesem mi, söylemesem mi? Doğru mu olur, yanlış mı olur? Düşündüm."

Sonra demiş ki;

"Yâ Resûlallah! Artık bilmiyorum, yanlışsa, yalansa, bizim fabrikanın müdürü Hans sana selam söyledi."

Gözü kapalı böyle söylemiş.

Sonra ziyaretler bitmiş, Türkiye'ye gelmiş. -Galiba bunu bana Türkiye'de anlattı.- "Daha Almanya'ya gelmeden, hocam vallâhi Hans'ın müslüman olduğunu duydum!" diyor. Daha kendisi Almanya'ya dönmeden... "Hans'ın müslüman olduğunu duydum." diyor.

Bu neden?

Hans'ın edep şartlarından bir şartçığa riâyetinden dolayı oluyor bu. "Muhammed'e benden selam söyle." dedi ya Hans, o edep işte, o bir terbiye, o bir nezâket... "Elin gâvuru" dediğimiz adam saygı gösterdi, ona ibadet için müsaade etti. Bir de "Madem Muhammed'in yanına gidiyorsun, Muhammed'e benden selam söyle." dedi. Bir nezaket, bir Alman nezaketi... O nezaketten Allah iman nasip ediyor.

Kâfir mü'min olur mu?

Olur. İşte böyle bir sebepten olur. Yani edepten dolayı olur. Edep gösterdi ya...

İki edep gösterdi. Bir; müslümanın dinî ibadetini yapmasına müsaade edebi gösterdi. İki; kendisi henüz daha müslüman olmadığı halde, hıristiyan olduğu halde, bu sevdiği işçisinin peygamberi olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e selam gönderdi.

Anlayabiliyor musunuz?

İki edepten Allah iman nasip etti.

Edepli olursa Allah hidâyet verir. Ama fâsık olursa, fâcir olursa, zalim olursa vermez. İyi müslümanken fısk-ı fücûr ve zulüm yaparsa ayağı da kayabilir. Ona da dikkat edin!

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN (rha)