Menü Sultan Şehir Gazetesi
Resul TOPRAK

Resul TOPRAK

Tarih: 12.10.2026 21:32

Sular Köpürsün, Asâ Görünsün

Facebook Twitter Linked-in

Hele bir görünsün asâ,
Bakalım kim ne kadar Firavun,
Kim ne kadar Mûsâ.

Bazı sözler vardır; yalnızca söylendiği anda değil, zaman geçtikçe büyür. Her dönemin üzerine yeniden düşer, her çağda başka bir anlam kazanır. Bu dört mısra da öyle… İçinde hem bir meydan okuma hem de bir hakikat arayışı var. Sular köpürsün; yani düzen bozulsun, taşlar yerinden oynasın, herkesin gerçek yüzü görünsün. Asâ görünsün; yani imkânı, makamı, gücü elinde bulunduranla, hakikatin peşinde yürüyenin farkı ortaya çıksın.
Çünkü insan, çoğu zaman sakin sularda kendini olduğundan daha büyük görür. Güçlü olduğunu sanır, cesur olduğunu düşünür, adil olduğuna inanır. Oysa su kabarmadan, fırtına çıkmadan, hayat bizi bir tercihin önüne koymadan kim olduğumuzu tam olarak bilemeyiz.
Bugün de sular köpürüyor.
Dünyanın bir yanında savaşların, göçlerin ve yoksulluğun dalgaları yükseliyor. Başka bir yanında adaletsizlik, israf ve kibir büyüyor. Bilginin saniyeler içinde yayıldığı çağımızda hakikat, gürültünün altında eziliyor. Herkes konuşuyor; fakat çok az kişi gerçekten dinliyor. Herkes görünür olmak istiyor; fakat çok az kişi görünür olmanın sorumluluğunu taşıyor.
İşte böyle zamanlarda “Firavun kim, Mûsâ kim?” sorusu yeniden karşımıza çıkıyor.
Firavun olmak için tahta oturmak gerekmiyor. İnsanların ekmeğiyle, korkusuyla, umuduyla oynamak da bir çeşit Firavunluktur. Kendini vazgeçilmez sanmak, makamını insanlardan üstün görmek, yanlışını kabul etmemek, gücünü adalet için değil üstünlük kurmak için kullanmak… Bunların her biri, çağımızın Firavunluk biçimleridir.
Bugünün Firavunları yalnızca saraylarda yaşamıyor. Kimi zaman bir şirketin karar odasında, kimi zaman bir ekranın başında, kimi zaman kalabalıkların alkışları arasında karşımıza çıkıyorlar. Bazen de insanın kendi içinden yükseliyorlar. Zira Firavunluk, yalnızca başkasına hükmetmek değil; kendi nefsini mutlak ölçü kabul etmektir.
Peki Mûsâ olmak?
Mûsâ olmak, elinde bir asâ taşımaktan önce, elindeki gücü hangi amaçla kullandığını bilmektir. Haksızlık karşısında susmamaktır. Kalabalıkların yöneldiği tarafa değil, doğru bildiği tarafa yürüyebilmektir. Kendi çıkarına dokunduğunda da adaleti savunabilmektir.
Mûsâ olmak, kusursuz olmak değildir. Korkmamak da değildir. Cesaret, çoğu zaman korkunun hiç bulunmaması değil; korkuya rağmen doğru olanı seçmektir. Mûsâ’nın asâsı, yalnızca bir mucizenin sembolü değildir. Aynı zamanda insanın elindeki imkânı hakikatin emrine verme iradesidir.
Bugün bizim asâmız nedir?
Kimi için kalemdir, kimi için vicdan, kimi için bilgi, kimi için makamını adaletle kullanma sorumluluğudur. Bir öğretmenin öğrencisine verdiği umut, bir hekimin hastasına gösterdiği merhamet, bir gazetecinin baskıya rağmen gerçeğin peşinden gitmesi, bir işçinin alın terini savunması, bir yöneticinin kendisine yakın olana değil hak edene hakkını teslim etmesi… Bunların her biri, zamanımızın asâsıdır.
Asâ bazen bir cümledir.
Bazen “Bu haksızlık” diyebilmektir.
Bazen de herkes susarken susmamaktır.
Fakat burada önemli bir sınır var: Mûsâ’nın karşısına geçip kendini Mûsâ sananlar da az değil. Hakikati savunduğunu iddia ederken başkalarına zulmedenler, adalet adına kibirlenenler, özgürlük adına kendi tahakkümünü kuranlar… İnsan, karşısındaki Firavun’u teşhis etmekte hızlı; kendi içindeki Firavun’u görmekte ise hayli isteksizdir.
Belki de bu yüzden suların köpürmesi hepimiz için gereklidir. Çünkü köpüren su yalnızca başkalarının kirini göstermez; bizim yüzümüzdeki maskeyi de düşürür. Kriz anları, seçimler ve imtihanlar insanın gerçek karakterini açığa çıkarır. Kimileri zorlukta büyür, kimileri küçülür. Kimileri elindekini paylaşır, kimileri başkasının payına göz diker. Kimileri hakikati arar, kimileri hakikati kendi menfaatine göre eğip büker.
Günümüzün en büyük meselesi belki de budur: Güç sahibi olmakla haklı olmayı birbirine karıştırıyoruz. Çok takipçiye sahip olmayı, çok söz söylemeyi, çok alkışlanmayı hakikatin ölçüsü sanıyoruz. Oysa hakikat, kalabalıkların alkışına göre şekil değiştirmez. Adalet, güçlünün yanında durduğu için adalet olmaz. İnsan, yalnızca kendisine benzeyenleri savunduğunda ahlaklı sayılmaz.
Asıl mesele, elimizdeki asâyı ne zaman ve kimin için kaldırdığımızdır.
Kendimize yakın biri haksızlığa uğradığında sesimizi yükseltmek kolaydır. Asıl sınav, sevmediğimiz birinin hakkı çiğnendiğinde başlar. Bize fayda sağlamayan bir doğrunun arkasında durabildiğimizde, Mûsâ’nın yoluna yaklaşırız. Aksi hâlde elimizde asâ olsa da içimizdeki Firavun büyümeye devam eder.
Şimdi sular daha da köpürecek. Çünkü çağımız, herkesin yaptığını görünür kılan bir çağ. Söylenen sözler kayda geçiyor, verilen kararlar unutulmuyor, suskunluklar bile anlam taşıyor. İnsanlar artık yalnızca ne söylediğimize değil, zor zamanda ne yaptığımıza da bakıyor.
Bu yüzden bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
Ben gücü elime geçirdiğimde neye dönüşüyorum?
Bana itiraz edilince nasıl davranıyorum?
Benden zayıf olanlara karşı merhametli miyim?
Haksızlık bana dokunmadığında da ses çıkarıyor muyum?
Yoksa yalnızca karşımdakinin Firavunluğunu konuşup kendi içimdeki Firavun’u mu besliyorum?
Sular köpürsün. Köpürsün ki sahte büyüklükler dağılsın. Köpürsün ki makamların, unvanların ve gösterişli sözlerin ardındaki gerçek ortaya çıksın. Köpürsün ki kim korku salarak büyüyor, kim adaletle yürüyor görelim.
Ve asâ görünsün.
Ama asâ, kimseyi ezmek için değil; karanlıkta yön göstermek için yükselsin. Hakikati susturmak için değil; hakikatin önünü açmak için uzansın. İnsanları birbirinden ayırmak için değil; zulmün önünde bir sınır olmak için kullanılsın.
O gün, kim ne kadar Firavun, kim ne kadar Mûsâ; yalnızca sözlerden değil, tercihlerden anlaşılacak.
Çünkü sonunda herkes, elindeki güçle değil; o gücü kimin için kullandığıyla hatırlanır.
Saygılarımla!!!


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —