Bazı sözler vardır, insanın kulağından girip geçmez; gelip doğrudan yüreğinin bir yerine oturur.
“Almadığıma değil, bakmadığıma yanarım.”
Ne kadar kısa, ne kadar sade… Ama insanın ömrünü, seçimlerini ve pişmanlıklarını anlatmaya yeten bir söz.
Hayat boyunca önümüzden nice fırsatlar geçer. Kimini görürüz, kimini görmezden geliriz. Kimine elimizi uzatırız, kimine ise “daha sonra bakarım” deriz. Oysa hayatın en büyük yanılgılarından biri, her şeyin yarın da aynı şekilde karşımızda duracağını sanmaktır.
Bir dükkânın vitrininde gördüğümüz bir eşya gibi değildir hayat.
Beğenmediğimizde geri dönüp aynı yerde bulamayabiliriz.
Bazen bir insan geçer hayatımızdan…
Bir selamını esirgememiştir. Bir bardak çayını paylaşmıştır. Belki derdimizi sormuştur. Belki de yalnızca yanımızda sessizce oturmuştur.
Biz ise onun kıymetini anlamak için büyük sözler, büyük davranışlar beklemişizdir.
Sonra bir gün yokluğunda fark ederiz:
Meğer insanın hayatına dokunan şeyler, çoğu zaman büyük hadiseler değilmiş.
Bir bakışmış.
Bir tebessümmüş.
Bir “Nasılsın?” sorusuymuş.
Birlikte içilen sade bir çaymış.
Ve insan bazen almadığı bir şey için değil, ona yeterince bakmadığı için yanarmış.
Çocukluğumuzun geçtiği sokakları düşünelim.
O zamanlar sıradan gelen taş duvarlar, ahşap kapılar, mahalle çeşmeleri, akşamüstü sohbetleri…
Hepsi hayatımızın doğal bir parçasıydı.
Meğer ne büyük bir servetin içinde yaşıyormuşuz.
Fakat insan, elindekinin kıymetini çoğu zaman kaybedince anlıyor.
Bugün aynı sokağa dönsek belki evler değişmiş, çeşmeler susmuş, kapılar kapanmış, insanlar başka yerlere savrulmuş olacak.
Ve biz bir köşede durup diyeceğiz ki:
“Keşke o zaman biraz daha baksaydım.”
Çünkü bazı şeylerin fiyatı yoktur ama kaybedildiğinde bedeli çok ağırdır.
Hayatta hep “Ne aldım?” diye soruyoruz.
Oysa belki de asıl sorumuz şu olmalı:
“Neye baktım?”
Çünkü bakmak, yalnızca gözle görmek değildir.
Bakmak; fark etmektir.
Bakmak; kıymet bilmektir.
Bakmak; karşımızdakinin sessizliğinin ardındaki sözü duymaktır.
Bir babanın yaşlanan ellerine bakmaktır.
Bir annenin yüzündeki yorgunluğu fark etmektir.
Bir dostun sesindeki kırgınlığı anlamaktır.
Bir çocuğun gözlerindeki heyecanı görmektir.
Ve bazen kendi hayatımıza dönüp bakmaktır.
İnsan çoğu zaman sahip olamadıklarına üzülür.
“Keşke alsaydım…”
“Keşke gitseydim…”
“Keşke söyleseydim…”
“Keşke o gün arasaydım…”
Ama bazı pişmanlıklar vardır ki “keşke alsaydım” değildir.
“Keşke fark etseydim.”
İşte en ağır olanı budur.
Çünkü insanın geri dönüp değiştiremediği şey, çoğu zaman kaçırdığı bir eşya değil; kaçırdığı andır.
Bir fırsat gelir ve geçer.
Bir insan gelir ve gider.
Bir kapı açılır ve kapanır.
Bir mevsim yaşanır ve biter.
Sonra geriye yalnızca hatıralar kalır.
Ve insan, elinde olmayan şeyden ziyade, zamanında fark etmediği şey için yanar.
Belki de bu yüzden hayata biraz daha yavaş bakmalıyız.
Her şeyi elde etmeye çalışmak yerine, elimizdekileri görmeye…
Her yere yetişmeye çalışmak yerine, bulunduğumuz yerde gerçekten bulunmaya…
Her sözü söylemek yerine, bazen söylenmeyeni anlamaya…
Çünkü hayat bize sürekli bir şeyler sunuyor.
Fakat biz çoğu zaman başımızı kaldırıp bakmıyoruz.
Telefonlara bakıyoruz, saatlere bakıyoruz, hesaplara bakıyoruz, geleceğe bakıyoruz…
Ama yanımızdaki insana bakmayı unutuyoruz.
Gökyüzüne bakmayı unutuyoruz.
Bir ağacın gölgesine, yağmurun sesine, bir dostun yüzüne, yaşlı bir insanın gözlerine bakmayı unutuyoruz.
Sonra yıllar geçiyor.
Ve insan dönüp geriye baktığında anlıyor:
Bazı şeyleri almadığı için değil, zamanında bakmadığı için kaybetmiş.
Öyleyse bugün, henüz vakit varken biraz bakalım.
Sevdiklerimize…
Çocuklarımıza…
Anne babamıza…
Dostlarımıza…
Yaşadığımız şehre…
Çocukluğumuzun hatıralarına…
Ve en önemlisi kendimize.
Çünkü hayat, bize her şeyi ikinci kez gösterme sözü vermiyor.
Bir gün geriye dönüp,
“Almadığıma değil, bakmadığıma yanarım.”
dememek için…
Bugün sahip olduklarımızın kıymetine biraz daha dikkatle bakalım.
Belki de mutluluk, sandığımız gibi uzaklarda değildir.
Belki tam yanımızdadır.
Sadece…
Bakmamızı bekliyordur.
Saygılarımla!!!
BAKMADIĞIMA YANARIM
Önümden geçeni görmedim meğer
Gönlümden geçeni sormadım meğer
Almadığıma değil bakmadığıma
Ömrümden gidene yanarım meğer
Bir dostun yüzüne doyası bakmadım
Bir güzel sözüne kulak takmadım
Gönlümde açılan kapıyı görüp
O kapı önünde durup bakmadım
Ananın elini tutmadan geçtim
Babanın sözünü duymadan geçtim
Dünya telaşıyla ömrü tüketip
Geriye dönmeye yüzüm yok şimdi
Habiloğlu der ki ibret al artık
Gönül gözün aç da dünyaya bak artık
Ne varsa yanında kıymet bil bugün
Yarın çok geç olur bugün bak artık